TEHLİKE
Mİ? HANİ NEREDE? YA HASTALIK? HİÇ GÖRMEDİM…
Medellin’de
gezerken Medellinliymiş gibi bir his var içimizde. Onlar ne yaparsa biz de onu
yapıyoruz. Musluktan su içiyor, sokak yemeklerinden tadıyor, halkla konuşuyor
ve Medellin’li hissediyoruz. Sokaklardan tehlikenin hiç eksik olmadığını
söyleyenlere sözümüz çok. Buraya gelmeden bizi sözleriyle korkuttular. İsterdik
ki bu yardımsever, paylaşımcı insanlardan daha çok bahsedilsin. Eğer buraya
uyum sağlamaya çalışır ve tehlikeli bölgelerde dikkat ederseniz, daha önce de
yazdığımız gibi, tehlike sizden uzakta demektir.
Şehirden
uzaklaşmak, doğaya kaçmak adına Santa Fe yollarındayız. Santa Fe otuz iki
departmandan oluşan Antioquia’nın iki yüzyıl önceki başkenti. Tarihi Santa Fe’de
yüzyıllık sokaklarda yürüyoruz. Ayaklarımızın altında arnavut kaldırımları,
pencereler ve kapılar ilk yapıldığı günün İspanyol mimarisini koruyor. Maalesef
adımımızı attığımız her kafe, bar, meydan, market ismi koloni döneminin adıyla
anılıyor. İspanyol konkistadorlar (fatihler) Santa Fe’nin altın madenleriyle dolu
olan zenginliğini, kakao ve kahve üretimine elverişli verimli topraklarını
sömürmek için yapmadıklarını bırakmamışlar. Bu güzel insanlar ise geçmişin
acılarını unutup neşeyle modern bir kasaba kurmuşlar.
1541
yılında kurulmuş Santa Fe köklü bir tarihe sahip. Öyle ki, sevgi ile Santa Fe’ye
ana şehir demeyi tercih eden birçok Kolombiyalı için burası kutsal bir kasaba.
Antioquia Başpiskoposluğunun yargı yetkisine ait olan kliselerin başında ise Santa
Barbara klisesi geliyor. Çünkü Santa Barbara Kolombiya’nın Ulusal Anıtı olarak kabul
edilmekte. Bizim ise aklımıza hemen 1963’teki Santa Barbara katliamı geliyor. Çimento
fabrikasının işçilerinin grevi çok sayıda ölüm ve yaralamayla sonlandırılıyor.
Antioquia valisi Fernando Gomez Martinez işçileri savunuyor. O, Kolombiya’nın
en büyük gazetelerinden El Colombiano’nun sahibi ve yöneticisi. Santa Fe’deki Fernando
Gomez Martinez parkı ve Medellin’den Santa Fe’ye gidiş yolunu kısaltan Martinez
tüneli yine onun ismiyle anılıyor. Tünel 4.6 km uzunluğunda bir işçilik
harikası.
Medellin’e
dönmek için Santa Fe ana meydana ulaşıyoruz. Ana meydandan ne zaman geçsek Santa
Fe de Antioquia Katedrali’nin taşları bizi selamlıyor. Yaşlı Katedral 18. yy.ın
sonunda inşaa edilmiş.
Ertesi
gün Kolombiyalı bir ressam olan Fernando Botero’ nun ismini verdiği Botero
meydanına gidiyoruz. Botero’nun estetik anlayışına meydan okuyan şişman
heykelleriyle fotoğraf çektirmeye doyamıyoruz. Fotoğrafların arka planında hep
Rafael Uribe Sarayı var. Meydandan Candelaria bölgesine doğru yürüdüğünüzde
Venezuela’lı hayat kadınlarının kim bilir ne umutlarla geldiği Medelli’de
yaşağı zor hayatı görmek bizi oldukça üzüyor. Medellin sokaklarında yürüdükçe durmadan
değişen manzaralar birkaç dakika sonra önümüze 1933’te adliye binası olarak kurulan,
yıllar boyunca balkonlarından insanların intihar girişiminde bulunmaları
nedeniyle kapatılan ve 1993’te ise alışveriş merkezine uğrayan Ulusal Sarayın
içini geziyoruz. Saray kat kat ve kolon kolon. Artık yorulduk, dinlenme zamanı.
Plaza Piez Descalzos’a (Çıplak Ayaklar Meydanı) varıyoruz ve ayaklarımızı suya
sokarak ferahlıyoruz. Dinlendiğimize karar verip Plaza De Luces’te (Işıklar
Meydanı) üç yüz adet beton ve metalden yapılma ışık direğinin içinden geçiyoruz.
Ertesi
gün Medellin’li insanların mum yakarak dilekte bulunduğu, dilekleri gerçek
olduğunda ise Bakire Meryem’e teşekkürlerini plakalara yazdırdıkları bir açık
hava klisesi hâline getirilen Rosa Mistica’yı ziyaret ediyoruz. Rosa Mistica’yı
geride bırakarak yokuş yukarı çıktığımızda 1930’da Jose Uribe’nin kır evi
olarak inşaa edilen ve artık bir müze olan Museo El Castillo’yu görüp evin
yolunu tutuyoruz.
Envigado
bölgesindeki arkadaşlarımızın evinin balkonunda bizi sürprizler bekliyor.
Balkona yakın duran ağaçların üstünde önce bir Iguana görüyoruz ve sonra
şaşırarak sincap ve tropikla kuşları izliyoruz.
Medellin’de
son üç günümüzü Estudio bölgesinde oturan başka bir arkadaşımızda kalarak
geçiriyoruz ve bölgeyi geziyoruz. Atanasio Girardot Spor Kompleksi Medellin’in
gelişmişliğinin bir göstergesi. Kompleksin içinde neler yok neler; müzik,
jimnastik, dans, havuzlar, paten, koşu ve bisiklet, eskrim…
Eve
döndüğümüzde Kolombiya’lıların çok tükettiği bir meyve olan platanoyu çiğ
yerken yakalanıyoruzJ ve arkadaşımız bize meyvenin nasıl
yenileceğini öğretiyor. Platano buharda veya yağda kızartılarak pişmiş
yeniliyor! Biz ise inatçıyız arada pişmiş, arada da çiğ olarak meyveyi
tüketiyoruz. Ama tembellik yapmazsak pişmiş hâlini tercih ederizJ
Buradaki
günlerimiz daha çok Medellin yemeklerini tanımakla geçiyor. Evde geleneksel
tarifler deniyoruz. Kahvaltıda guayaba meyvesi, süt, su, şeker kamışı ile doğal
bir meyve suyu hazırlıyoruz. Tadı enfessss! Meyve suyumuz yanında yumurta,
soğan, domates, patatesle yapılmış omlet ve arepa üstüne avakado, limon, soğan,
zeytinyağı, karabiber, tuz ile hazırlanan leziz guacamole sosu var. Bir de Kolombiya kahvesi ve her evin olmazsa
olmazı sıcak çikolata. Tropik meyvelerden oluşan tabak da eklendi mi
kahvaltımız tamam. Öğle yemeğinde kızgın yağda pişmiş Chorizo yiyiyoruz.
Yanında Medellin usulü mis kokulu domates çorbası; soğan, kişniş, domates,
karabiber, tuz, zeytinyağı, sarımsak, biraz da su. Önce fırında pişiyor sonra
rendeden geçiriliyor. Akşam yemeğinde ise Medellin usulü mercimek çorbası ve
yanında buharda pişirilmiş platano ile ananas kabuklarını pişirerek su ve şeker
kamışı ile yapılan meyve suyumuz! Şimdiden birkaç kilo aldık galibaJ
Dolu
dolu geçen Medellin maceramız ne yazık ki burada son buluyor. Yarın Quito
Ekvador’a geçeceğiz. Medellin’de geçen zamanı düşündüğümüzde yemyeşil doğasıyla
bu büyük şehri, tadı damağımızda kalan güzel yemekleri ve meyvelerini
unutamayacağımızı biliyoruz.
Yorumlar
Yorum Gönder