BOLİVYA BEYAZI SUCRE

 


ve başkent Sucre’ye geldik. Sabah erken otobüsten inince açık marketin yolunu tuttuk. Sucre’de ilk yediğimiz yemek sıcacık Saltenas oldu. İçi etli, tavuklu ve acı, tatlı soslu Saltenas oldukça büyük bir poğaçayı andırıyor. Bir de üstüne marketin meyve suyu bölümünden Maracuya’lı taze sıkılmış meyve suyumuzu içtik.

Unesco Dünya mirası olan tarihi başkent Sucre, bembeyaz mimarisiyle bizi büyüledi. Geçmişten günümüze çeşitli isimlerle anılmış olup ilk adı Charcas’mış. Chuquisaca ve La Plata da şehrin diğer isimlerindenmiş.

Sucre’yi doya doya seyretmek için en güzel yer San Felipe Manastırı müzesiymiş. Çatı katından tüm şehir ayaklarınız altında. 25 Mayıs 1809’da Bolivya bağımsızlık hareketi nedeniyle 25 Mayıs ismini alan Sucre meydanı, meydandan az uzakta bulunan Simon Bolivar Parkı ile özgürlüğünü ebedileştiriyor.

Öğle yemeği olarak yine Mercado Central de Sucre’de geleneksel bir Sucre yemeği olan et, mısır, soğan, patatesli ve acılı Mondongo Chuquisaqueno yiyiyoruz.

İki günde aceleye getirmeden şehir turumuzu tamamlıyoruz. 2. Gün ünlü Sucre Mezalığı’nı ziyaret ediyoruz. Bir mezarlık bu kadar güzel olmamalı. Ölülerin yattığı yerler yemyeşil ağaçlar, iyi bakımı yapılan ve gün aşırı değiştirilen taze çiçeklerle dolu. Mezarlık çok geniş. Kapıda latince “Bugün sana, yarın bana” yazıyor. Bu  söz bizi biraz ürkütüyor. İçerisi kategorilere ayrılmış. İlk kategoride İspanya Prensi ve soylular bulunuyor. Diğer kategorilerde bebekler, çocuklar, müzisyenler ve daha pek çok yaş grubu, farklı miilliyetten ama Bolivya’da ölmüş insanlar da bulunuyor. Ölülerin yanına sevdikleri eşyalardan küçük küçük bırakılmış. Kimine viski şişesi, kimine su, kimine oyuncağı, kimine gitarı…

Mezarlıktan La Recoleta meydanına tırmanıyoruz. Meydanı süsleyen La Recoleta Manastırı 1600 yılında inşaa edilmeye başlanmış. Meydanda şehre izleyebileceğiniz ve dinlenebileceğiniz güzel bir kafe bulunuyor.

Ardından La Glorieta Kalesi’ne ulaşmak için Sucre market yerinin yakınından kalkan toplu kolektif otobüslere binerek yaklaşık 50 dakika sonra bir zamanların Bolivya prensinin yaşadığı saraya geliyoruz. Sarayın girişi 20 BS. Saray pek çok farklı mimarinin izlerini taşıyor ve rengi de pembe. Bizans, Gotik mimari, Arap üslubu, Hollanda Rönesans tarzı ve İngiltere’nin Big Ben’i ile saray oldukça renkli bir kimliğe sahip. Kale şu anda askeri okul olarak kullanılması için Bolivya Devleti ve Silahlı Kuvvetleri tarafından korunuyor.

Sucre'de geçtiğimiz her yerde gördüğümüz dinazor maketleri bizi dinazor ayak izleri hakkında araştırmaya itiyor. Sucre Dinazor Parkı'nda 5000'den fazla ayak izi var. 68 milyon yıl önce dinazorlar Güney Amerika'da Atlantik'ten giren uçsuz bucaksız okyanus boyunca, şimdi Arjantin ve Bolivya ülkelerinin olduğu yerlerde yaşıyorlardı. 

Sucre'nin ünlü turizm yerlerinden 7 şelaleye gitmiyoruz. Şu ana kadar Güney Amerika'da oldukça fazla şelale ziyaret ettik. 

Ertesi gün arkadaşımızın babasının çalıştığı Sombrero Chuquisaqueno’yu ziyaret ediyoruz. Bolivya’nın en büyük şapka fabrikası olan iş yerinde şapka yapımının inceliklerini öğrenerek, özellikle Bolivya kadınlarının vazgeçilmezi olan şapkaları selamlıyoruz. Bolivya kültürünün ayrılmaz bir parçası olan şapkanının hikayesi pamuktan baskıya ve soğutulmaya ardından kalıplama ve renklendirmeye kadar oldukça meşakkatli bir süreç.



Sucre gezimizin sonuna geldik. Yarın sabah üç saatlik otobüs yolculuğuyla Potosi’ye geçiyoruz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar