BAMBAŞKA BİR ŞİLİ - GÜNEY'E GİDERKEN


Santiago’dan arkadaşımızın arabasıyla yola çıktık. Yol kendini belli etti. Güney yeşil olacaktı. Güney nehirleriyle, şelaleleriyle coşup gürleyecek, rengârenk kuşlarıyla seslenecekti adımızı. Bir saati geçmedi ki üstümüzden büyük bir yük kalkmış kadar hafif hissettik. Yıllarca büyük şehir hayatı yaşayan biz, İstanbul’dan kaçan biz Santiago’da sıkışıp kalmışlığımızı şimdi daha iyi anlıyoruz. Yanımızda bir yol kedisi, Palto Miel. Miel İspanyolca bal demek. Palto Miel de doğal bir ilaç. Yanı bu kedi bize ilaç gibi gelecek. Güney bize ilaç gibi gelecek.

Molina çok değil 2.5 saat sonra gözüktü. Yolda “Colonia Dignidad-Haysiyet Kolonisi” filmiyle ismini duyuran suçlu Alman Paul Schafer’ın işkence merkezi olarak kullandığı geniş yerleşim bölgesini geçiyoruz. Pinochet diktatörlüğü zamanında Şili’nin Parral bölgesinde gerçekleştirdiği işkencelerle tanınan vaizin açtığı nesiller boyu sürecek kapanmayan yaralar hakkında konuşuyor ve güney Şili’nin güzelliğini izleyerek acı verici geçmişten kaçıyoruz. Biz doğanın renklerinde kendimizi kaybetmişiz. Birbiri ardına üzüm bağları, Şili’nin adını sıkça duyurtan şarap ustalığı…

İki gün doğayla sohbet, şarap bağlarında gezintiler, bisiklet sürmeceler. 3.gün de haydi ver elini yolculuk diyerek İngiliz Parkı’na gittik. Bir değil bir dolu şelale bizi karşıladı. 7 Bardak şelaleleri içlerinde en beğendiğimiz oldu. 7 bardak birbirine dökülüyor gibi düşünün, şelaleler küçük küçük fincancıklar oluşturmuş.

Molina’ya doyamadan Villarica’ya geçtik. Villarica volkanını görmeden olmaz deyip yarım saatlik bir otobüs yolculuğuyla Pucon’a vardık. Villarica gölü ve Villarica Volkanı birbirini tamamlıyor. Hele bir de bizim gibi gün batımına gelmişseniz bu manzaraya… Yok keyfinize diyecek. Pucon oldukça turistik bir yer. Kafeler ve barlar turistlerle dolu. Bunun en büyük nedeni Alman kolonizasyonunun bugünün mimarisinde etkisini göstermesi. 1552’de İspanyollar tarafından keşfedilen Pucon’a Almanlar 1923’te Gran Hotel Pucon’u inşaa etmekle damgasını vurmuşlar. Hâlen zengin sınıfın kaldığı, gösterişli bir otel olan Gran Hotel Pucon sadece fotoğraf çekmek isteyenlerin de ilgi odağı.



İkinci günümüzde Villarica Volkanı’na tırmanmak istiyoruz. Ama ne yazık ki fiyat dudağımızı uçuklatıyor. Kişi başı 100 dolara tırmanış teklif eden turları kibarca geri çeviriyoruz ve Panguipulli üzerinden Puerto Octay’a doğru yol alıyoruz. Panguipulli kaçırılmaması gereken bir durak olmasına rağmen arkadaşımızın planına da uyum sağlayarak biz Panguipulli’yi es geçiyoruz. Diğer yandan herkesin dilinden düşmeyen güzel Valdivia’yı da göremiyoruz. Santiago yakınındayken Vina del Mar ve Valparaiso’yu da planımıza ekleyememiştik.

Puerto Octay’ı görünce yaptığımız plan için hiç de pişman olmuyoruz. Bu kadar uzun bir yolculukta, öyle ya 5.5 aydır yollardayız, her yeri görmemiz ne yazık ki mümkün değil.

Puerto Octay masal gibi bir kasaba. 1852’de köyde Alman kolonizasyonu başladığından beri yapılarda malzeme olarak ahşap kullanılmış. Bunca ağacı nereden bulmuşlar demek geliyor içinizden. Çünkü hem köy yemyeşil ve ağaçlıklı, hem etrafı. Burayı çok seviyoruz ve ayrılamıyoruz. Bir hafta kadar kaldığımız Puerto Octay’da her günümüz Güney Şili’ye özgü kuşların (Chucao, Colibri) seslerini dinlemek, göle girmek, Osoro Volkanı manzarasıyla keyiflenmekle geçiyor. Colibri’yi görebilmek herkese nasip olmuyor. Tüyleri bu kuş camın önüne bırakılan meyveleri yemeye geliyor. Eğer şansınız yaver giderse bir sabah camınızın önünde statik uçan, rüya gibi Colibri kuşuyla birlikte uyanabilirsiniz. Bunun dışında her yer ayrı bir fotoğraf karesi. Kasabadan 3 volkanı da görebildiğiniz birçok nokta var. Kasabanın Costenera yani sahil kesimi oldukça keyifli. Sık ormanların ve gür bitki örtüsünün oluşturduğu doğası uçsuz bucaksız ekim ve otlak alanlarıyla birleşiyor.



Puerto Octay’dan 20 dakika araba mesafesiyle Frutillar köyüne geçiyoruz. Güney Şili’de otostopla gezmek çok kolay. Çoğu insan sizi almak için duruyor. Frutillar’a geldiğimizde biraz hayal kırıklığına uğruyoruz.  Yine sempatik bir kasaba ama Puerto Octay kadar değil. Bol bol alışveriş edilecek dükkanlar var. Frutillar İspanyolcada çilekçi demek. Bunun ardından her yerde çileklerin satıldığını, yollarda ve kaldırımlarda, söylemek lazım.

Bir sonraki durağımız Puerto Varas olmasına rağmen biz ilk Puerto Montt’a geçiyoruz. Ev sahiplerimiz öyle uygunluk belirttiler. Puerto Montt’ta birkaç gün kaldıktan sonra geri dönerek Puerto Varas’a geçeceğiz. Yine otostop çekiyoruz. Bugün hava buz. Güney yağmurlarıyla ünlüymüş. İki haftadır ıslanmamıştık, yolculuk sırasında ilk yağmurumuzu görüyoruz. Frutillar’dan araba mesafesi sadece 25 dakikada Puerto Montt’a varıyoruz.

Puerto Montt anlatılacak çok şeyi olmayan büyük bir şehir. Pasifik Okyanusu’na kıyısı olması ve okyanus kenarında yürümek Puerto Montt’da yaptığımız en güzel aktivite.

Puerto Montt’da kendimizi pek bir depresif hissediyoruz ve şirinler şirini Puerto Varas’a yarım saatlik otobüs yolculuğuyla geçiyoruz. Puerto Varas’a geçmek sadece kişi başı 1200 Şili Pesosu (1.31 Usd). Puerto Varas yine Alman kolonizasyon döneminin izlerini taşıyan bir şehir. Puerto Montt’a bağlı olan bu küçük şehir lüks kafe ve restaurantlarla dolu. Şili’nin ikinci büyük gölü olan (860 km kare) Llanquihe Gölü’nü takip eden kıyı şeridi boyunca yürüyoruz. Puerto Varas oldukça modern küçük bir şehrimiz. Hava açık olduğu zamanlar Osorno ve Calbuco Volkanlarını izliyoruz. Kasım ayında toplam 5 gün kaldığımız Puerto Varas gezimizi genelde yağmurlu geçirdik. Sadece 1 gün güneşliydi ve fırsattan istifade hemen ayaklarımızı gölün serin sularına soktuk. Bunun yanında Puerto Varas’a yakınlığıyla bilinen Petrohue şelaleri de kaçırılmaması gereken bir durak. Puerto Varas’a arabayla sadece 40 dakika uzaklıkta olan şelaleler güçlü akan suları ve volkan manzarasıyla hafta sonumuzu şenlendiriyor. Son gecemizde göle nazır ünlü Mesa Tropera restaurantında pizza yiyerek neşeli bir şekilde bu güzel şehre veda ediyoruz.

Puerto Varas’ta öğrendiğimize göre Amerikalı Douglas Tompkins, North Face markasının kurucusu ve Patagonia’yı ünlü yapan iş adamlarından biri. Puerto Varas’ta Tompkins’in Şili Hükümeti’ne bağışladığı bir dernek var. Duyduğumuza göre eşi kendisinin vasiyeti üzerine, öldükten sonra tüm servetini yine Şili Hükümeti’ne bağışlamış. Patagonia’nın ünü buluğumuz bölgelerden böyle duyuluyor. Ancak bütçemizi aşacağı için başka zamana diyerek Patagonia’ya kadar inme fikrinden üzülerek vazgeçiyoruz. Öyle ki Patagonia lüks turlar ve turistik aktivitelerle bezenmiş doğa harikası bir güzelliğe sahip.  Belki buraya çok yakın olan (2 saat araba mesafesi) Chiloe adasına gidebiliriz. Şimdilik Chiloe’ye gidip gitmemek konusunda kararsısız. Son günümüzde sahildeki Prenses Licarayen heykelini ziyaret ediyoruz. Licarayen efsaneye konu olan güzelliğiyle Osorno yanardağında yaşayan ve Licarayen’e olan karşılıksız aşkından deliye dönen tutsak Peripillan’ın duman, kükürt ve ateş kusmasına neden olur. Osorno yanardağının göldeki yansımasına bakıp Licarayen ve aşıklarının hikâyelerini düşünmek ve kaybolmak üzereyiz.

Derken artık bir plan yapmalı deyip uzun Şili yolculuğumuzu burada sonlandıralım diyoruz. Şili’nin pahalılığından yakındığımız iki ay boyunca Arjantin’in ekonomik krizini ve ucuz oluşunu duymuştuk. Son bir karar vererek Şili-Arjantin sınırı olan Osorno’ya geçiyoruz. Buradan sadece 3.5 saat süren bir yolculukta Bariloche, Arjantin’e otostop çekerek maddi-manevi biraz rahatlamalıyız. Öyle ki 6 aydır yollardayız. İlk günümüzde tarihi tren garına giderek artık çalışmayan ölü trenlerle fotoğraf çektiriyoruz. Osorno volkanı manzarasına bisiklet sürüyoruz. Todos los Santos gölünü ziyaret ediyoruz. Mapuche’lerin Osorno’yu onların deyimiyle ‘beyaz adam’a karşı savunuşu ve toplu tüfekleri kullanan beyaz adamın acımasızlığını Osorno kanallarına bakarken hayal etmek içimizi sızlatıyor. Bütün bunların yanında bu küçük şehrin aynı zamanda tarihi bir mezara ev sahipliğini yaptığını da söylemeli. Osorno’da bulunan Gomphotheres (soyu tükenmiş bir Mamut türü) fosilleri yapılan kazı çalışmalarında belki de Patagonia kapısını aralayan bu yolda insanlık tarihini baştan yazacak kalıntıların yer altında hâlâ uyuduğu şüphesini doğuruyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar