ÇÖL FIRTINASINDA İKİ
YÜREK-ŞİLİ, BU DAHA BAŞLANGIÇ
San
Pedro de Atacama bizi Atacama çölünün kumlarında karşılıyor. İçimiz dışımız çöl
rüzgârı, bu küçük turistik köyü geziyoruz. Gelen Avrupalı turistlerle birlikte
fiyatların şişirildiği, Bolivya-Şili sınırında yaptığımız tuz gölü ve göller
turunun iki katı fiyatına satıldığı San Pedro bizi pek sıcak karşılamıyor. Çatısı
kaktüs gövdesinden yapılmış Atacama klisesini, güzeller güzeli Ay Vadisi’ni
geziyoruz ve iki günlük San Pedro gezimizden sonra Şili’nin hayat pahalılığında
otostop çekmeye karar veriyoruz ve Calama’ya varıyoruz.
Calama pek ilgi çekici bir şehir değil. Iquique’e gitmek için bir daha otostop parmaklarını kaldırıyoruz ve 7 saatlik maceramız başlıyor.
Kum fırtınasında beklerken bir an havada uçup gidebileceğimizi düşünmek bizi eğlendiriyor. Ama bir o kadar da zorlu bir yolculuk burada beklemek. Araçlar bizi fırtınada görmüyor. Yine de sonunda birine denk geliyoruz ve Iquique’ye kadar 5 saat aynı araçta yolculuk ediyoruz.
Iquique’e
vardığımızda çoktan akşam olmuş ve karanlık hafta sonu eğlenmek isteyenlerin
alkol ve uyuşturucuyla gelen kahkahalarını gizleyemiyor. Her yer zincirli,
herkes korkuyor. Kendinizi bir hapishanede gibi hissediyorsunuz. Bu durumun
nedenini sorduğumuzda kıyı bölgesi ve sınır olduğundan çok göç aldığını
söylüyorlar. Bir zamanlar Peru’ya bağlı olan şehir Şili ve Peru-Bolivya
arasındaki Pasifik savaş’ında Şili’nin sınırları arasına katılmış. Şehir
Atacama çölünün içinde ve şehri çeviren dağlar sizi büyülüyor. Bir yandan da
dalga sörfü yapan kalabalığın lüks yaşam imkanlarını görmek şehrin bizdeki algısını
tezatlıkla bağdaştırıyor.
İki
gün kaldığımız bu yer bizi biraz yoruyor. Öyle ki herkes birbirinden korkuyor.
Palmiye ağaçlarının arasından şehirden uzaklaşıyoruz ve başkent Santiago’ya 24
saat sürecek gece otobüs yolculuğunu bekliyoruz. Otobüs terminali ağzına kadar
dolu ve insanların yolculuktan 2 saat öncesine kadar terminale girmesi yasak.
Kaldırımlarda bekleyen çocuklu aileler, yaşlılar bizi rahatsız ediyor. İnsanlar
korkuyla içeri alınmıyor ve sokaklarda harap oluyorlar. Neyse ki otobüs
saatimiz geldi. Santiago yolcuları çatısı olmayan açık hava terminalin
soğuğunda otobüslerine alınıyorlar.
Sonradan
öğrendiğimize göre, Şili’de şehirler arası uzaklıklar fazla olduğundan otobüs
ve uçak yolculukları bazen aynı fiyata geliyormuş. Bunu bilmediğimiz için ne
yazık ki hayatımızın en uzun otobüs yolculuğunu yapmış bulunuyoruz ve
Santiago’dayız.
İlk günler şehri tanımakla geçiyor. Yüksek binaları, kafalarına ters takılmış kepler, marka giysiler ve marketlerdeki Avrupa ürünleriyle Amerikan vari bir hayat tarzını benimseyen Santiago sakinleri bizi hırsızlık konusunda sürekli uyarıyor. Her defasında “Santiago göründüğü gibi değil, dikkat edin” diyorlar. Plaza de Armas, şehir merkezine gittiğimiz günlerden birinde telefonumuz çalınıyor. Sokakta yürürken sırtımda bir ıslaklık hissetmemin hemen ardından telefonun çalındığını anlıyorum.
Olan
oldu. Canımıza bir şey olmasın diyoruz. Ertesi gün şehir turuna devam ediyoruz.
Sucre’de gezdiğimiz mezarlıktan çok daha büyük olan Santiago Merkez Mezarlığı
kapıdan girer girmez tüm ihtişamıyla karşımızda duruyor. Çeşitli mimari
tarzlarda inşaa edilmiş mezarların kimisi bir anıt kadar büyük, kimisi klise
izlenimi veriyor. Çoğunlukla heykellerle bezenmiş mezarlar varlıklı ailelerin
yattığı yerler. Fakir halk ise başka bir bölümde, toplu mezarlarda yatıyor. Şili
tarihi ve Şili birlik ve bütünlüğünü oluşturan Avrupalı göçmenler soyadlarıyla
burada yer almış. Şili’nin Latin Amerika’daki en zengin iki ülkeden biri olma
sebebi olan bu Avrupalı göçmenler, beraberlerinde Şili’ye zenginlik getirmiş. Daha
çok tarihi bir müzeyi andıran mezarlıkta kimler yok kimler… Başta Şili’nin
diktatörlük günlerinde öldürülen Victor Jara, müziğiyle dünyada iz bırakan Violeta
Parra ve her ölüm erkendir dedirten saygıdeğer Salvador Allende…
İçimizi
dayanılmaz hüzünler kaplıyor. Mermer heykellerle süslü olsa da her mezarlık
gibi kasvetli olan ölüler evinden ayrılıyoruz. Sırada Mahuida Parkı var.
Arkadaşlarımızın arabasına atladığımız gibi hüzünden kaçıyoruz ve uzun bir
yürüyüş rotası izliyoruz. İçimizdeki tüm sıkıntılar açık havada dağılıyor.
Yerini neşeye bırakıyor.
Ertesi
gün yine parklar turu yapalım diyerekten şehir merkezine çok yakın olan
Forestal Parkı’na gidiyoruz. Burası İngiltere’nin Hyde Parkı’nı aratmıyor.
Herkes çimlerde, doyasıya yiyecek, içecek, dans, müzik, kahkaha, kısacası
özgürlük… Sabah kahvaltımızı çimenlerin üzerinde yaptıktan sonra doğru Santa
Lucia Tepesi’ne tırmanıyoruz. Başka bir park bizi bekliyor.
Neptün
Çeşmesi ile bizi büyüleyen tepe, Roma’daki Aşıklar Çeşmesi ile yarışan bir
güzelliğe sahip. Darwin’in bu tepeyi ziyaret etmiş olması ise ayrı bir merak
konusu.
Daha
sonra Santiago’nun Barrio İtalya bölgesine geçip bohem havayı biraz içimize
çekiyoruz. Bir de Bellavista’yı geziyoruz. Bir tercih yapmamız gerekirse,
Bellavista’nın salaş sokaklarının bizi daha çok etklediğini söylemek gerek. Bellavista’nın
dağlara bakan tarafında hemen San Cristobal Hill’i görmemize rağmen buraya
tırmanmak istemedik. Öyle ki, daha önce Cochabamba, Bolivya’da Barış İsa’sını
görmek için tırmanmıştık.
Son
günümüzde La Moneda (Darphane Binası), Barrio Lastarria ve Barrio Bellas Artes’i
ziyaret ediyoruz. Santiago bize çok fazla büyük şehir havası verdiği için Arjantin’e
geçme planları yapmaya başlamıştık ki planlar yine son anda değişiyor. Şili’lilerin
tavsiyesi üzerine Şili’nin güneyine gitmeye karar veriyoruz.
Şanslıyız
ki bir arkadaşımız çoktan bizi Molina’ya kadar götürebileceğini söyledi. Araba
camları sonuna kadar açık. Yemyeşil yollarda, temiz havaylayız. Şimdiden hiç
pişman olmayacağız gibi gözüküyor.
Yorumlar
Yorum Gönder