SAO PAULO’YA
GELDİĞİMİZDEN BERİ: SAO PAULO MU RİO MU?
Brezilya’nın
eğlence hayatı bizi biraz yordu. Bir de üstüne yine yolculuk var. Yine de bu
durumdan memnun olmadığımızı söyleyemeyiz. Sonunda kimsenin dilinden düşmeyen
Sao Paulo ve Rio de Janeiro şehirlerini deneyimleyeceğiz. Brezilya’ya
geldiğimiz ilk günden beri herkesin olmazsa olmaz sorularından Sao Paulo mu Rio
mu sorusunun cevabını bulmak için sabırsızlanıyoruz.
Yolculuğumuzda
hem gezdiğimiz yerleri daha iyi tanımak hem de arkadaş edinmek için yaptığımız
ve bizi konaklama masraflarından kurtaran Couchsurfing uygulamasıyla kaldığımız
bir arkadaşımız bize yardımcı oluyor. Melanie Curitiba-Sao Paulo otobüs
biletimizi internet üzerinden alıyor. Zira kredi kartı kullanamadığımız için
arkadaşlarımız bize yardımcı olduğunda biz de onlara nakit olarak
masraflarımızı veriyoruz. Couchsurfing ile genelde güzel arkadaşlıklar edindik.
Bize çok yardımcı oluyorlar. Arkadaşımız bizi otobüs terminaline arabasıyla
bırakıyor. 6 saat sürecek olan otobüs yolculuğumuz internet biletiyle daha
ucuza geliyor. Kişi başı 65 Brezilya realine yani 260 TL’ye Sao Paulo’ya ulaşıyoruz.
Güney
Amerika turumuzun en güzel yanı da kalacağımız yerlerin bize sürpriz olması.
Couchsurfing uygulamasıyla bölge seçebiliyorsunuz. Ama sizi ağırlayacak kişinin
ev adresi tabi size sürpriz oluyor. Sao Paulo’da kaldığımız ilk arkadaşımızın
evi Japon Mahallesi’ne çok yakın çıkıyor. Biz de bu şansı kaçırmıyoruz. İlk
günlerimizi Japon Mahallesi’ni gezerek değerlendiriyoruz. Brezilya da diğer
Güney Amerika ülkeleri gibi aldığı göçlerle tanınıyor. Brezilya, Japonya
dışındaki en büyük Japon nüfusuna sahip. Sao Paulo’da bu kadar çok Japon göçmen
olmasının nedeni kahve tarlalarının çoğunun burada bulunması. Birbirine çok
uzak iki kültür olan Brezilya ve Japonya, Sao Paulo’daki Japon Mahallesi ile
burada yaşayan Japonların memleket hasretini bir nebze de olsun gideriyor olmalı.
Burada çeşit çeşit Japon ürünleri, Japon restaurantları, Japon kıyafetleri, açık
marketler ve pazarlar bulunuyor. Duvar grafitilerine bile Japonlar konuk olmuş.
Aynı zamanda Japon bahçeleri ve uzak doğu dövüş sanatlarını da bulabilirsiniz.
İkinci
durağımız Sao Paulo’nun gözdesi Paulista Bulvarı. Paulista Caddesi 2.8
kilometre uzunluğunda bitmeyen bir yol. Şehrin en önemli ticari merkezleri bu
bulvarda bulunuyor. Lüks alışveriş merkezleri, lüks kafeler ve restaurantları
bulabileceğiniz Paulista Sao Paulo’yu Brezilya’nın en zengin şehri yapan yer.
Ekonominin ve politikanın merkezi olarak da biliniyor. Bulvar aynı zamanda
Brezilya’da MASP olarak bilinen Sao Paulo Sanat Müzesi’ne de ev sahipliği
yapmakta. Paulista sürprizlerle dolu. Gökdelenlerin arasından huzura
kaçabileceğiniz Siqueira Campos Parkı sizi bambaşka bir atmosfere taşıyor. İzlemek
isterseniz, Paulista’nın kalabalığından sıkılıp bu parkta oturarak Brezilya
meyvelerini tattığımız güzel bir videomuz da mevcut.
Bizi
asıl düşündüren Sao Paulo’ya geldiğimizden beri hatta Brezilya’ya ayak bastığımızdan
beri sürüp giden Sao Paulo ve Rio kavgası oldu. İki büyük şehir arasında
ssorular havada uçuşuyor: Sao Paulo’yu mu tercih edersiniz Rıio’yu mu? Sizce
Sao Paulo mu daha tehlikeli Rio mu? Hangisi daha güzel? Hangisi daha ucuz?
Hangisini daha çok bepeniyorsunuz… gibi iki şehri yarıştıran sonsuz soruların
altında kalıyoruz. İşin ilginci Brezilya’da hâlen yaşanan ırk ayrımı dışında
kültürel ayrım da sınıf farklılıklarını gözeterek çok fazla dile getiriliyor.
Sao Paulo eyaletinin yaşayanlarına Paulistalar deniyor. Hatta kahve
tarlalarıyla övünen Paulistaların kendine has bir dili bile var. Paulistaların
geleneksel kıyafetleri de oldukça farklı. Brezilya’nın diğer kesimlerinden
kendini kolayca ayırt ettiren bu kültür zamanla yerini Sao Paulo-Rio kavgasına bırakmış.
Paulista
her ne kadar zengin atmosferiyle gözlerinizi büyülese de Brezilya’nın her
yerinde olduğu gibi burada da hırsızlık tehlikesine karşı her zaman hazır
olmalısınız. Öyle ki bu gösteriş içinde MASP ve Siquira Campos etrafında
çadırlarda yatan evsizler bulunmakta. Hükümetin onlara yardım eli uzatıp
uzatmadığı sorusunu çok gündeme getirdik ve her zaman bizi gülen yüzlerle
karşılayan Brezilyalılar onları istemediklerini söylediler.
Hızımızı
alamayıp Paulista’dan Rua Augusta (Augusta Caddesi) ne çıkıyoruz. Burası
bitmeyen gece hayatıyla ünlü. Augusta’ya kısaca bir göz attıktan sonra bir
akşam zaten buraya geleceğimizi düşünerek Beco do Batman marhallesine doğru
yürümeye başlıyoruz. Beco do Batman duvar grafitileri ve psikedelik sanatın
adresi. Adını 80’lerde ünlenen Batman karakterinden alan Beco do Batman sizi
duvarların içinden bambaşka bir dünyaya götürecek.
Gezmeye
bir gün ara vererek Brezilyalı arkadaşlarımızla Ibirapuera Parkı yakınlarındaki
ücretsiz festivale katılıyoruz. Sıkı bir güvenlik önleminden geçerek girdiğimiz
festivalde canlı müzik var. Burada Brezilya sambası dinliyoruz. Arkadaşımız
Tamborim çalıyor. Tamborim samba müziğine eşlik eden enstrümanlardan biri. Parkı
gezmeyi her ne kadar istesek de festival bizi çok yordu. Ertesi gün parkı
gezmeye gelmek üzere eve dönüyoruz.
Ibirapuera
parkı şehrin 400. Yıldönümüne armağan edilmiş, geniş bir park. Parkın ortasında
büyük bir göl ve muhteşem bir manzara var. Ayrıca park çeşitli aktivitelere
hizmet etmekte. Astronomik bir gözlem evini de içinde bulunduran park aynı
zamanda bir kültür evi olarak da kullanılıyor. Parkın içinde canlı müzik
dinleyerek tiyatro izleyebileceğiniz gibi Afro Brazil Sanat Müzesi ve
Contemporary Sanat Müzesi’ni de gezebilirsiniz.
Sao
Paulo’nun turistik gezi rehberini yeterince izlediğimizi düşünerek biraz
tehlikeye atılmak istiyoruz ve kendimizi
Se İstasyonu’nda buluyoruz. Se İstasyonu tehlikeli bölge olarak biliniyor ve
bir tek turistlere değil, burada yaşayan Paulistalara bile tavsiye edilmiyor.
Sao Paulo katedrali olarak da bilinen Se Katedrali büyüleyici bir yapı. Geçmişi
1500’lere dayanan Sao Paulo Katedrali ne yazık ki evsizler ve uyuşturucu
bağımlılarının yeni evi olmuş durumda. Katedralin merdivenlerinde yatan
evsizler sizi bırakmıyor. Kamerayla bu bölgede gezmek oldukça tehlikeli.
Maceraya
doymayıp Sao Paulo tarihi merkeze kısa bir gezi düzenliyoruz. Rebuplica
bölgesinde Sao Paulo Şehir Tiyatrosu’nun Barok ve Rönesans mimarisi bizi
büyülüyor. Bağımsızlık Meydanı’nı da hızlıca bir gezdikten sonra tehlikeli
bölgeden hızla ayrılıyor ve Işık İstasyonu’na yakın oturan yeni ev arkadaşımıza
doğru yola çıkıyoruz.
Arkadaşımızdan
yarım saatlik yürüme mesafesinde Sao Paulo Işık İstasyonu’na varıyoruz. 1900’lerde
inşaa edilen bu heybetli yapı Brezilya’yı, özellikle Sao Paulo’yu ilgilendiren en
önemli ekonomik geçim kaynağını yani kahve ticaretinin ulaşımını kolaylaştırmak
amaçlı kullanılmayı düşünülmüş. Kahvenin büyük bir çoğunluğu bir sonraki
durağımız olan Sao Paulo eyaletinin Santos şehrinden gelmekteymiş ve Işık
İstasyonu kahveyi taşıma görevi görecekmiş. Yapımını İngiliz mimarın üstlendiği
istasyon, tarihi bir öneme sahip olmasının yanında hâlâ işlevselliğini koruyor.
İstasyonun içinin güzelliği ve dışarıda yatan evsizler yine tezatlık
oluşturmakta. Ama Brezilya’da bu yaşam tarzına alıştık.
Yürümeyi
bir yıldır daha çok seviyoruz. Bu yolculukta ne araba ne bisiklet en çok
ayaklarımızı kullandık. Bir cesaretle Sao Paulo Merkez Pazarı’nı da bugün
bitirmek istiyoruz ve Işık (Luz) İstasyonu’ndan yaklaşık bir saat süren bir
yürüyüşle geze geze ünlü Merkez Pazarı’na ulaşıyoruz. Brezilyalı arkadaşlarımız
bizi uyarmasa bu pazardaki fiyatlardan korkar kaçardık. Buradan hiçbir şey
almamamızın daha doğru olacağını, pazarda turistlere sınırsız tropik meyveler
denettikleri için fiyatların bu kadar uçuk olduklarını açıklıyorlar. Öyle de
oluyor. Meyveye doyuyoruz. Brezilya’da marketlerden alamadığımız veya
bulamadığımız tüm meyveleri tadıyoruz. Pazarda sürpriz olarak da Türk bir
çalışanla karşılaşıyoruz. Sao Paulo’da hayatın zorluklarından bahsediyor bize. Daha
önce tattığımız ve çok sevdiğimiz bir meyve olan tatlı-ekşi Atemoia bize
Bolivya’da çok yediğimiz Çerimoya’yı hatırlatıyor ki aynı ailedenler. Maracuja
zaten tüm Güney Amerika yolculuğumuzda rastladığımız ve her hafta aldığımız
Çarkıfelek meyvesi. Hem tatlı hem ekşi olarak iki türünü de ayrı ayrı pazarda
denedik. Guava meyvesinin özünü daha önce Romeo ve Juliet tatlısında tatmıştık.
Pitaya ejder meyvesi olarak geçiyor ve Güney Amerika yolculuğumuz Pitaya’yı
gittiğimiz hemen hemen her yerde bize sundu. Tadı kivi ve kavun karışımı. Duku ilk
defa tattığımız bir meyve. Tadı üzüm greyfurt arası. Bize ilginç gelen çileği
kuru hurmanın içinde servis etmeleri oluyor. Aklımıza gelmeyen pek çok meyve
daha denedik. Merkez Pazarı’nı gidip görmenizi kesinlikle tavsiye ediyoruz. Hayatımızda
ilk defa Kaju’nun meyvesini de tadarak bu güzel Pazar turunu bitiriyoruz.
Büyük
şehre doyduk. Yazarken kısa gibi gelse de yaklaşık iki haftadır buradayız. Şimdi
Santos’ta dinlenme vakti!
Yorumlar
Yorum Gönder